Güney Kürdistan sorunu üzerine ön ve tamamlayıcı düşünceler- Tüm Bölümler / H. Fırat

0 0
Read Time:139 Minute, 9 Second

Amerikan emperyalizminin Ortadoğu'ya son müdahalesiyle Kürt sorunu arasında dolaysız bir bağ yok kuşkusuz. ABD müdahalesi geniş kapsamlı bir emperyalist stratejiye dayanıyor. Kürtler bunun içine, sözkonusu stratejiyi başarıyla uygulayabilmenin uygun olanakları ve araçları kapsamında, bir alt öğe olarak giriyorlar.  

Güney Kürdistan sorunu üzerine ön düşünceler-1 / H. Fırat

 

Amerikan emperyalizminin Ortadoğu'ya son müdahalesiyle Kürt sorunu arasında dolaysız bir bağ yok kuşkusuz. ABD müdahalesi geniş kapsamlı bir emperyalist stratejiye dayanıyor. Kürtler bunun içine, sözkonusu stratejiyi başarıyla uygulayabilmenin uygun olanakları ve araçları kapsamında, bir alt öğe olarak giriyorlar. Bir yandan emperyalist müdahale için uygun bir bahane ve öte yandan aynı müdahaleye bölgesel bir destek güç olarak.

 

Bununla birlikte Kürt sorununun ABD stratejisi içinde kazandığı bu özgül yer ve anlam, daha çok olayların yakın dönem içindeki seyriyle bağlantılıdır. Oysa Kürt sorununun kendisi nesnel varlığı ve kapsamıyla bir hayli eskiye dayanmaktadır, derin tarihsel-toplumsal köklere sahiptir. Bu sorun ABD Ortadoğu'da henüz yokken de, özel olarak Irak'ta ve genel olarak Kürtleri köleleştirmiş olan dört devletin bünyesinde tüm kapsamıyla ve derinliğiyle vardı. Yalnızca sorun olarak da değil, bu sorun zemininde şekillenen tarihsel direnişler toplamı olarak da.

 

Kürt sorununu ve direnişini dış dinamiklerin/kışkırtmaların ürünü yapay ya da abartılmış bir sorun olarak görmeye ve göstermeye çalışan her türden gerici-şoven söylem ve propagandaya karşı, öncelikle ve özellikle bu temel önemde gerçeğin altını çizmek durumundayız.

 

Parçalanmış Kürdistan ve parçalı Kürt direnişi

 

Kürdistan tarihi olarak parçalanmış bir ülkedir. Bu parçalanma ilkin, Osmanlı İmparatorluğu ile İran arasında ünlü Kasr-ı Şirin Antlaşması (1639) ile daha 17. yüzyılda gerçekleşti. Bunu Osmanlı İmparatorluğu'nun birinci emperyalist savaşta yenilip dağılmasıyla birlikte Güney'den yaşanan çifte bölünme izledi. Bugünkü Güney Kürdistan İngiliz mandası altına giren Irak, Güney Batı Kürdistan ise yine aynı dönemde Fransız mandası altına giren Suriye sınırları içinde kaldı. Türk Kurtuluş Savaşı'nın ardından kesinleşen yeni sınırlar, bu bölünmeleri de kesinleştirmiş oldu. Bu nihai bölünmelerin ardından gerek toprak ve gerekse nüfus olarak Kürdistan'ın en büyük parçasının (hem nüfus ve hem de toprak olarak yaklaşık yarısının) Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kaldığını biliyoruz.

 

Bu tarihi bölünmelerden itibaren Kürdistan'ın farklı parçaları zamanla farklı şekillenme süreçleri ile yüzyüze kaldılar. Her bir ülkedeki toplumsal-iktisadi gelişmelerin yarattığı kaçınılmaz sonuçların yanısıra, bir de her bir devletin kendi Kürtlerini egemen ulus siyaseti ve kültürü doğrultusunda sistematik baskı ve asimilasyona tabi tutma çabasının başarısı, sonuçta bu farklılaşmaların kapsam ve düzeyini de belirledi. Gerek köklü tarihsel devlet geleneği, gerek kapitalist gelişmenin ötekilere göre belirgin ileri düzeyi ve gerekse inkar ve asimilasyonda öteki devletlerle kıyaslanamaz boyutlardaki çaba ve uygulamalarıyla, bu işte en büyük başarıyı Türkiye Cumhuriyeti devleti sağladı. Tüm bu başarı onyılların ardından bugün sonuçta gelip Kürt halkının modern ulusal uyanışının ve özgürlük mücadelesinin güçlü duvarına çarpmış bulunsa da.

 

Cumhuriyet öncesine kadar Güneyli Kürtlerle Kuzeyli Kürtler arasında yalnızca Osmanlılar'ın eyalet sistemi çerçevesinde bir siyasal-idari ayrım vardı. Bir başka ifadeyle, feodal-aşiretsel yapının getirdiği toplumsal bölünmelerin ötesinde, daha çok eyalet düzenlemesinin getirdiği idari mesafeler vardı arada. Oysa Cumhuriyet'le birlikte güneyden yeni siyasal devlet sınırları çizildi ve bunun sonucu olarak Kürt halkı, araya tel örgülerin çekildiği ve mayınlı tarlaların döşendiği, yeni bir siyasal bölünmeyle yüzyüze kaldı. Böylece Kuzey'de Türk devletinin egemenliği altında Türklerle ve Güney'de ise Araplarla ilişki ve etkileşim içinde tarihsel bir farklılaşma süreci oluştu. Bu ikincisiyle, Arap toplumuyla ilişki ve etkileşim; önce İngiliz mandacılığı altında, ardından 1932 yılından itibaren şeklen devlet bağımsızlığı kazanmış Irak Krallığı bünyesinde ve nihayet 1958'de krallığın yıkılışının ardından ise, sonuçta Baas iktidarına varacak yeni gerici-burjuva Arap rejimi altında yaşandı.

 

Bu farkılılaşma süreçlerini, farklı siyasal bünyeler içinde ve toplumsal-siyasal zeminlerde kendini gösteren ulusal isyan ve direniş süreçleri üzerinden de görmekteyiz. Farklı siyasal bünyeler farklı güç ilişkileri, farklı dost ve düşman güçler, farklı siyasal kimlik, amaç ve hedefler demekti. Öte yandan, bu isyanların seyri ve akibeti de kendi cephesinden sözkonusu farklılaşma süreçlerinin toplamını etkiledi. Cumhuriyet'in ilk yıllarında Kuzey'de çok sayıda isyan gerçekleşti. Türk devleti bu isyanları bastırdıktan sonra, o güne kadar bu isyanlar serisinin başını çekmiş olan Kürt feodal-burjuva sınıflarını kendisine eklemlemekte büyük bir başarı gösterdi. Bu arada kapitalizmin gelişmesi, Türklerle Kürtlerin çok yönlü olarak içiçe geçişleri için güçlü bir zemin oluşturdu ve bu süreci hızlandırdı; iki halk arasında güçlü iktisadi, sosyal ve kültürel ilişkilerin oluşmasını sağladı. İnkar ve imha politikaları ile sistematik asimilasyon, bu aynı süreçleri bir başka yönden ve biçimde besledi. Böylece Güney Kürtleri ile Kuzey Kürtleri arasında zamanla önemli mesafeler/farklılaşmalar oluştu. Kürdistan'ın parçalanmasına dayalı olarak çizilmiş yapay siyasal sınırların ötesinde ve onyılları bulan uzun zaman dilimleri içinde, artık farklı siyasal, sosyal ve kültürel bünyelerde bulunmanın getirdiği farklı şekillenmeler ve bunun ürünü mesafelerdi bunlar.

 

Bütün bunlar elbette Kürdistan'ın Kürtlerin arzu ve iradesine rağmen bölünmesinin ve bölünmüş parçalarda ilgili devletlerin izlediği gerici politikaların ürünü sonuçlardı. Fakat bu, sonuçta gerçekleşmiş nesnel tarihsel olgular olduğu gerçeğini değiştirmemektedir.

 

Öte yandan, Kürtlerin siyasal uyanışı ve mücadelelerinin açıkça göstermiş bulunduğu gibi, karşıt eğilimin ifadesi temel önemde bir başka olgu daha var. Kürdistan'ın farklı parçalarında son birkaç onyılda hızlanan olaylar ve güç kazanan özgürlük mücadeleleri; araya çizilmiş sınırlara, bu sınırların çizilmesinden itibaren farklı toplumsal-siyasal bünyelerde olmanın getirdiği belirgin düzeydeki ayrı şekillenme süreçlerine, bunun ürünü olarak oluşan ve artık önemli bir zemin de kazanmış bulunan farklılaşmalara rağmen, Kürtler arasındaki duygusal-kültürel bağların yaşam gücünü yine de koruduğu gerçeğini açığa çıkarmıştır. Direniş ve mücadelelerin özellikle son 20 yılda bunlara ayrı bir güç kazandırdığı da artık tartışmasız bir olgudur. Suriye Kürtleri de dahil Güney Kürtleri ile Kuzey Kürtleri arasında bu özellikle belirgindir. Düne kadar bu duygusal ve siyasal etkileşimi Türkiye'deki Kürt direnişi sağlıyordu. Şu sıralar ise aynı etkiye daha çok Güney Kürdistan'daki federe devlet olgusu kaynaklık ediyor.

 

Sonuç olarak; parçalanmasının ardından farklı toplumsal-siyasal süreçler içerisinde evrimleşmiş bir Kürdistan gerçeği ile bunun yarattığı bir karmaşık durum ve ilişkiler ağı var karşımızda. Bu karmaşıklık etki ve sonuçlarını hemen her alanda göstermektedir. Kürt sorunuyla bağlantılı süreçler hızlandığı ölçüde bu kendini daha da belirgin biçimde gösterecek gibi görünmektedir. Yayılmacı amaçları kadar, dahası bundan da çok kendi bünyesindeki Kürt sorunundan hareketle, Türk devleti ve burjuvazisinin Güney Kürdistan'daki gelişmelerin karşısına ısrarla taraf olarak çıkması bile, bu karmaşık gerçekliğin resmi düzeydeki bir dolaysız itirafından başka bir şey değildir.

 

Bütün bunlardan çıkan temel önemde bir başka sonuç daha var: Proletarya devrimi adına Kürt sorununda bir program ve stratejik politika ile ortaya çıkan komünistler, bu aynı olgusal gerçeği, izledikleri stratejik ve taktik çizgi kapsamında bundan böyle daha belirgin biçimde hesaba katmak zorundadırlar.

 

Güney Kürdistan'da tarihsel direniş

 

Burada şu an için konumuz Güney Kürtleridir; daha çok da, Ortadoğu'ya yeni emperyalist müdahale bağlamında. Fakat bu güncel olguyu yerli yerine oturtabilmek için bile olayın tarihsel geçmişini ve seyrini gözönünde bulundurmak zorundayız. Güney Kürtleri 20. yüzyıl tarihi boyunca neredeyse hep bir mücadele, ulusal özgürlüğü hedefleyen bir silahlı direniş içerisinde oldular. Toplumsal yapıları son derece geri ve modern ulusal oluşumları aynı ölçüde zayıf olduğu halde, temelde Kürtlük bilincine dayalı olarak yabancı egemenliklerine karşı döne döne isyanlara giriştiler. Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasının ardından bu isyanların hedefi artık Ortadoğu'nun yeni sömürgeci egemen gücü olan İngiliz emperyalizmi idi. Aynı dönemde Türkiye'de kemalist cumhuriyet yönetimine karşı da Kürt isyanları vardı. Kuzey Kürtleri'nin yenilip kendi mülk sahibi sınıfları üzerinden Türk egemenlik sistemine eklemlendikleri bir dönemde, Güney'deki hareket bu kez İngiliz kuklası Irak monarşisine karşı varlığını sürdürdü ve Molla Mustafa Barzani, bu direnişin asmbolleşen karizmatik lideri olarak tarih sahnesine çıktı.

 

Olgular direniş içindeki Güney Kürtleri'nin İran bünyesindeki Doğu Kürtleri'yle yakın ilişkiler içinde olduğunu gösteriyor. Mehabat Kürt Cumhuriyeti'nin kuruluşu sırasında Barzani'nin orada ve aktif görevde olduğunu, yeni devletin özellikle silahlı kuvvetlerinin örgütlenmesinde önemli bir rol üstlendiğini biliyoruz. Öte yandan, özel koşulların ürünü ve dolayısıyla kısa ömürlü Mehabat Kürt Cumhuriyeti'nin yıkılışının ardından Barzani'nin arta kalan kuvvetleriyle birlikte Sovyetler Birliği'ne geçtiğini görüyoruz. Bu olayın asmbolik anlamı, geri aşiretsel yapıya ve devrimci bir ideoloji ve programdan yoksunluğuna rağmen, Güney'deki isyancı Kürt hareketinin enternasyonal desteğini dünyanın ilerici-devrimci güçlerinden arama yoluna gitmiş olması gerçeğinde yatmaktadır. Kürtlerin kendisine karşı başkaldırdığı Irak'taki gerici Haşimi kralığı, İngiliz emperyalizminin tam desteğine sahip kukla bir devletti. Bu, Kürt direnişinin kukla rejimle birlikte gerisindeki İngiliz emperyalizmine de yöneldiği anlamına gelir ve bize, tüm geri koşullarına rağmen direnişin desteğini neden dünyanın ilerici-devrimci güçlerinden arama ve alma yoluna gittiğinin açıklamasını verir.

 

İkinci emperyalist savaş döneminde başlayan Irak Kürt direnişi, savaştan sonra örgütlü bir temelde daha da güçlenerek sürdü. 1958'de bir ordu darbesiyle krallık devrilip cumhuriyet ilan edilince, Kürtler nihayet Irak siyasal sahnesine meşru ve önemli bir güç olarak çıktılar. Barzani yeni yönetimin resmi davetiyle Sovyetler Birliği'nden Irak'a döndü ve Başkent Bağdat'a yerleşti. Başlangıçta elde edilen haklara bağlı olarak yeni rejimle kısa süreli bir uzlaşma dönemi yaşandı. ‘60'lı ilk yıllarda başgösteren anlaşmazlıkların ardından ise yeni bir mücadele dönemi başladı. 1961 Eylül'ünden itibaren bir kez daha silahlı direniş biçiminde başgösteren bu mücadelenin ‘70'li yılların başında Kürtlere anayasal düzeyde önemli haklar tanıyan yeni bir uzlaşmayla sonuçlandığını; fakat gerici-milliyetçi Arap burjuvazisi (ki Baas partisi şahsında iktidardaydı) Kürtlerin meşru ulusal hakları konusunda samimiyetsizliği nedeniyle ilişkilerin çok geçmeden yeniden koptuğunu; bu arada İran, İsrail ve ABD kışkırtma ve oyunlarının da devreye girdiğini, Kürtlerin ilk kez olarak ABD tarafından kullanıldığını ve çok geçmeden de trajik biçimde satıldıklarını biliyoruz.

 

Fakat bu ‘70'lı yılların başı oluyor ve bu aşamaya ulaşılıncaya kadar ortada kışkırtıcı ve kullanıcı güç olarak henüz emperyalistler yoktu. Tersine, krallık devrilinceye (Temmuz 1958) kadar verilen mücadelelerin hedef aldığı güçlerin/rejimin arkasında, dolaysız olarak bizzat İngiliz ve Amerikan emperyalizmi vardı. Kötü ünlü Bağdat Paktı İngiliz ve Amerikan emperyalizminin bölgesel saldırgan örgütüydü ve Haşimi krallığına dayalı Irak devleti bu örgütün önemli bir üyesi idi. Demek oluyor ki Güney Kürtlerinin mücadele ettikleri rejimin arkasında o dönemler hala bizzat batı emperyalizminin kendisi, onun iki temel gücü olarak İngiltere ve ABD vardı.

 

Burada Kürt halkının temel ulusal haklara sahip olmak istek ve iradesi ile bunun ürünü olan kesintisiz bir ulusal direniş süreci var. Kürtler, iktisadi ve toplumsal yapıdaki tüm geriliğe rağmen, Kürt kimliği temelinde ve ulusal özgürlük istemiyle, ulusal varolma hakkını elde etmek arzusuyla, silaha sarıldılar ve mücadele ettiler. Bu öyle şu veya bu odağın kışkırtmasıyla değil, fakat tümüyle içinde bulundukları siyasal koşullar ve ilişkilerin ürettiği bir mücadeledir. Nitekim ilk desteğini de büyük ölçüde Sovyetler Birliği'nden ile dünyanın ilerici-devrimci güçlerinden almaya çalışmıştır ve uzun bir süreliğine de almıştır. Hareket henüz önemli ölçüde geri feodal-aşiretsel bir yapının ürünü olduğu halde, hareketin başını çeken Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) hiç değilse o ilk aşamada devrimci ya da sosyalist olmak konusunda herhangi ciddi bir iddia taşımadığı halde, Güneyli Kürt hareketi mazlum bir ulusun temsilcisi olarak desteğini mazlum uluslara destek verebilecek konumdaki güç ve odaklardan almaya çalışmıştır. Bu, Güney'deki Kürt hareketinin bir dönemini değerlendirirken gözönünde bulundurulması gereken önemli bir noktadır. Barzani, Mehabat yenilgisinin ardından Sovyetler Birliği'ne sığınmıştır ve uzun yıllar boyunca da mücadele arkadaşlarıyla birlikte orada kalmıştır, bu davranışın elbette ki belirgin bir politik anlamı vardır.

 

Bu, haklı ve meşru bir mücadele, bu yönü tartışma götürmez. Öte yandan geri bir toplumsal dokudan boy veriyor olduğu ölçüde bunun doğal ve kaçınılmaz bir biçimde getireceği bir takım sorunları yaşıyor ve zaafları taşıyor, bu da yeterince açık bir olgu. Fakat bütün bunlara rağmen sözkonusu olanın temelde bir ulusal özgürlük ve eşitlik mücadelesi olduğuna da kuşku yok, ki bizim burada altını özellikle çizmek istediğimiz bu tarihsel gerçekliktir.

 

Baas rejimiyle imzalanan 11 Mart 1970 tarihli "Özerklik Anlaşması"nın maddelerine baktığımızda, bunu tüm açıklığı ile ayrıca görmekteyiz. Uzun onyılları bulan bir mücadelenin birikimi ve zorlaması temelinde gerçekleşen bu anlaşmanın Irak Kürtleri'ne tanıdığı haklar, Türkiye Kürtleri için bugüne kadar resmi çevreler nezdinde hiçbir biçimde tartışma gündemine bile gelmemiş kapsam ve düzeydedir. Kürtlerin anayasal düzeyde bir ulus olarak tanınmalarından Kürtçe'nin Kürdistan'da resmi dil ve Irak çapında ikinci dil olmasına, sınırları referandumla saptanacak Özerk Kürdistan yönetiminden Irak yönetiminin ve parlamentosunun genelinde Kürtlerin temsil edilme düzeyine kadar, o dönem için hayli ileri ulusal haklardır bunlar. Onca mücadeleye ve ödenen ağır bedellere rağmen Türkiye Kürtleri için tartışma gündemine bile henüz sokulamayan, dahası bugün İmralı çizgisi çerçevesinde kategorik olarak bizzat Kürt hareketince vazgeçilen haklardır, burada anayasal düzeydeki bir anlaşmayla kazanılanlar.

 

Bu olgu, Güney'deki Kürt direnişinin dayandığı güçlü zemin kadar ulaştığı gelişme düzeyi ve elde ettiği başarının da bir göstergesidir. Bu mücadelenin "General Barzani" şahsında karizmatik bir tarihsel lider çıkarmış olması elbette boşuna değil; bu, buradaki mücadelenin gücü ve başarısının dolaysız bir başka göstergesidir. Ve doğrusunu isterseniz, o dönem Kürtler bu mücadeleyi çok büyük ölçüde kendi başlarına ve kendi özgüçlerine dayalı olarak yürütüyorlardı. İran Şahı'nın kilit halkasını oluşturduğu ABD ve İsrail ile ilişkiler, komşu sömürgeci devletlere dayanarak kendi sömürgeci devletine karşı sözde mücadele, sonuçta trajik bir yenilgiyle sonuçlanan o iyi bilinen macera dönemi, bunun ardından daha sonra gündeme geldi.

 

Harekette yön değişimi ve bunun ilk yıkıcı sonuçları

 

‘60'lı yılların sonundan itibaren, KDP tarafından temsil edilen mücadelenin ve onun uluslararası ilişkilerinin önemli değişime uğradığını görüyoruz. Bu, Baas rejiminin sol, sosyalist söylemli ve anti-emperyalist iddialı bir burjuva Arap milliyetçiliği çizgisi ile ortaya çıkması ve bu temelde Sovyetler Birliği'yle giderek iyi ilişkiler geliştirmesiyle bağlantılı bir süreç.

 

Sovyetler Birliği Irak Arap rejimiyle ilişkilerini bozmak istemediği için, tam tersine, İsrail faktörü üzerinden varolan çelişkilerden yararlanarak bir kısım Arap ülkesini yanına çekme ve böylece Ortadoğu'da Amerikan emperyalizmine karşı kendisine bir etkinlik alanı açma politikası izlediği için, Kürtlere o güne kadar iyi kötü sunduğu desteği terketti. ‘60'lı yılların sonunda Baas rejimi kadar Kürtleri de uzlaşmaya zorladı. 1970 tarihli özerklik anlaşması biraz da bu dış zorlamanın ürünü olarak gündeme geldi. Fakat (bugün olduğu gibi o gün de) Kerkük sorunu üzerine yaşanan anlaşmazlıklar; Baas rejiminin oyalayıcı, samimiyetsiz, dayatmacı ve dolayısıyla güven vermeyen tutumu; ve nihayet, ABD ile İsrail'in Kürtleri "Sovyet yanlısı" ve İsrail karşıtı bir rejime karşı kullanma politikalarıyla devreye girmeleri, bunun o dönem İran Şahı'nın Irak rejimi ile artan anlaşmazlıkları ile üst üste binmesi, tüm bunlar sonuçta anlaşmanın çökmesini getirince, Sovyetler Birliği ile Güney Kürtleri'nin ilişkisi de bitmiş oldu. Sovyetler Birliği'nde ‘60'lı yıllarda artık tümüyle yozlaşmış bürokratik bir rejim egemendi. Bu rejim, uluslararası ilişkilerde büyük devlet politikası izliyor, kendi bencil çıkarlarına ve hesaplarına göre davranıyordu. Baas rejimiyle ilişkilerinde de bunu önplanda tuttu ve bu çerçevede Kürtleri artık tümden bir yana bıraktı. Barzani liderliği hızla ABD ve İsrail'in kollarına düşünce de, bu tutum kendince bir rasyonalite kazandı ve sorun artık kendiliğinden tümüyle başka bir mecraya oturmuş oldu.

 

 Burjuva-feodal karakteri nedeniyle emperyalizm ve siyonizmle uzlaşmaya ve giderek onlara dayanmaya deyim yerindeyse yapısal olarak uygun Barzani liderliği, bu tarihten sonra tümüyle ABD-İsrail yörüngesine girdi. Bu iki güç ve onların bölgedeki has müttefiki İran Şahı tarafından ölçüsüzce ve acımazsızca kullanıldı. Amaç hasıl olduktan sonra da tüyler ürpertici bir soğukkanlılıkla ortada bırakıldı. Güneyli Kürt hareketi tarihinin en trajik ve aşağılayıcı yenilgisini 1975'te işte böylece aldı.

 

Güneyli Kürtler aşiret yapısı henüz çok fazla aşılmamış, modern burjuva bir kimliği henüz geliştirememiş bir toplumsal zemin üzerinde mücadele ediyorlardı. Aynı olgu onların neden henüz modern bir ulusal hareket oluşturamadıklarını da açıklamaktaydı doğal olarak. KDP'nin bünyesinde elbette devrimciler ve sosyalistler vardıb Ama KDP'nin kendisi sosyalist değil, burjuva demokrat çizgide bir ulusal parti idi ve gerçekte buradaki burjuva kimlik de henüz oldukça geri planda kalıyordu. Bunu Güney Kürdistan'ın büyük ölçüde feodal aşiret yapısına dayalı geri toplumsal dokusundan hareketle söylüyoruz. Halen de hiç değilse bugünkü KDP bölgelerinde bu yapı esası yönünden korunuyor.

 

Bunun ne kadar sorunlu bir yapı olduğunu, nasıl bir etki gücüne sahip olduğunu ve hangi sorunlara yolaçabildiğini görebilmek için, Güney'deki Kürt partilerinin son 20-25 yıllık politika ve pratiklerine bakmak yeterlidir. Bu partiler sürekli olarak birbirleriyle savaşmakla kalmamışlar, birbirlerine karşı komşu ülkelerdeki Kürt celladı rejimlere de dayanmışlar ve bunu yaparken de, ilgili ülkelerdeki Kürt hareketinin çıkarlarına kabaca ihanet etmekte de bir sakınca görmemişlerdir.

 

Bu geriliğin aşiretsel ilişkilerden güç alan burjuva-feodal liderliklerde yarattığı sorunlar konusunda bir fikir edinebilmek için, şimdi ABD himayesinde işbirliği yapan KDP ile KYB'nin daha henüz yalnızca 7-8 yıl öncesine kadar yılları bulan (1994-1998)  bir çatışma içinde birbirlerini boğazladıklarını gözönünde bulundurmak gerekir. Üstelik bu, ‘91 sonrasının o önemli adımlarından sonra, yani Kürdistan parlamentosu ve hükümetinin kurulduğu, ABD himayesinde bir devletin şekillenmekte olduğu bir dönemin ardından oldu. Taraflardan birinin İran'a ötekinin Türkiye'nin yanısıra Saddam rejimine sırtını dayarak (Saddam kuvvetleri bizzat Barzani tarafından Erbil'e müdahaleye çağrılmıştı!) yürüttüğü bu boğazlaşma, aradan yıllar geçtikten sonra ABD ve İngiltere'nin çabalarıyla zar-zor yatıştırılabildi ve bugünkü işbirliği ortamı sağlanabildi. Eğer Güney Kürdistan'daki toplumsal doku hala da gücünü koruyan feodal-aşiretsel ilişkilerin sonucu olarak bu denli geri ve parçalı olmasaydı, uzun onyılları bulan siyasal deneyim ve birikime sahip bu iki Kürt hareketi 1990'ların ikinci yarısında bile sürebilen böylesi çatışmaları herhalde bu denli kolay ve olağan biçimde yaşamazlardı.

 

Üstelik bu çatışmaların gerisinde herhangi bir ilke ya da ciddi politika sorunu da yoktu. Olamazdı da; zira bu partilerin program ve politikalarında esasa ilişkin bir farklılık yok, temelde aynı sınıf kimliğini temsil ediyorlar ve aynı bilinçli/gönüllü tutumla emperyalizme dayanıyorlar. Kürt sorununa ilişkin biribirinden farklı bir çözüm projeleri de yok. Ama buna rağmen bu boğazlaşmalar yaşanabildi. Bunlar basitçe, sıradan ve bencil burjuva-feodal çıkarlar uğruna boğazlaşmalardı. Neredeyse yüz yılı bulan bir mücadelenin manevi ve siyasal yükü omuzlarındayken, "ulusal dava"yı bir yana bırakarak basit çıkarlar uğruna çatışan Güneyli Kürt partiler gerçeği ile yüzyüzeyiz burada. Böylesi bir durum ancak feodal dönemden miras parçalı yapının ve bunun ürünü gerici burjuva-feodal çıkarların getirdiği bir sorun olarak anlaşılabilir olup bitenler, başkaca ortada herhangi bir mantık yok. Yazik ki bu Güney Kürdistan'ın acı bir gerçeğidir. Bunu bilmek ve yalnızca geçmişi anlamak bakımından değil fakat geleceğin muhtemel sorunları bakımından hesaba katmak zorundayız.

 

Kaldı ki bu daha 1990'larda bile böyleydi, oysa biz geri aşiretsel yapıdan sözederken henüz 1970'ler üzerinden konuşuyoruz ve hareketin bu tarihten itibaren yaşadığı köklü yön değişimini açıklayabilmek için bu soruna değinmiş oluyoruz. ‘70'li yıllara varılırken henüz çok daha geri bir ilişkiler sistemi egemendi Güney Kürdistan'a. Baas rejimi Irak'ta büyük bir modernleşme sürecinin önünü açmış olsa da, bunun etki ve sonuçları Kürdistan'a fazlaca yansımadı. Zira isyanlar ve süreklilik kazanmış silahlı direnişten dolayı Güney Kürdistan, hiç değilse önemli bir bölümüyle, fiilen hep Irak'ın geriye kalanından ayrıydı. Belki Kerkük ve Süleymaniye gibi nispeten güneyde kalan merkezleri bir ölçüde kapsadı sözkonusu modernleşme süreci. Ama özellikle bugünkü KDP bölgesi (Behdinan) önemli ölçüde bunun dışında kaldı.

 

Bu aynı temel önemde nedenden dolayı Irak Kürtleri ile Araplar arasındaki toplumsal-kültürel kaynaşma da Türkiye'dekine göre belirgin biçimde zayıf kaldı. Irak çok yeni bir devlet, 1932'de kukla bir krallık olarak kurulmuş köksüz bir devlet. Düne kadar sıradan bir Osmanlı eyaleti durumundaydı. Oysa Türkiye Cumhuriyeti bu açıdan büyük farklıklar gösteriyor. Cumhuriyetin devraldığı muazzam bir Osmanlı devlet mirası, bundan beslenen güçlü bir devlet geleneği var. Bu devlet geleneği kemalist iktidarla birlikte modern temellerde yeniden güç kazandı ve zamanla güçlü bir burjuvazi ortaya çıkardı. Bu sayededir ki Kürtleri kendine entegre etmede önemli bir başarı kazandı. Ve bu aynı zamanda Türkiye kapitalizminin gelişme düzeyinin de bir göstergesi. Irak'ta ise hem kapitalizm geç gelişti, hem de geliştiği dönemde Kürtler Irak rejimine karşı sürekli bir isyan içindeydiler. Böylece yalnızca modernleşmenin değil özümsenmenin de büyük ölçüde dışında kalabildiler.

 

(Devamı…)

Happy
Happy
0 %
Sad
Sad
0 %
Excited
Excited
0 %
Sleepy
Sleepy
0 %
Angry
Angry
0 %
Surprise
Surprise
0 %