Anayasa tartışmaları ve gerçekler – Proleter Devrimci Duruş

0 0
Read Time:11 Minute, 44 Second

Anayasa tartışmaları, yeni bir anayasa değişikliği tasarısı üzerinden yeniden başladı. Önümüzdeki ay bu tartışmalar daha da artacağa benziyor.
22 Temmuz seçimlerini AKP'nin yüzde 47 gibi yüksek bir oranla kazanmasının ardından AKP'den milletvekili seçilen Prof Zafer Üskül'ün "Anayasa'dan Kemalizmi çıkarmak gerekir" sözüyle başlayan bu tartışma, üniversitelerde türbanın serbest bırakılacağı, Kürtçe eğitime izin verileceği vb. ile devam ediyor. Laik-dinci yapay çelişkisi, anayasa tartışmaları ile bir kez daha öne çıkarılıyor.

"Anayasadan Kemalizmi çıkarmak gerekir" sözüne büyük bir tepki gösteren "laik kesim", anayasanın "değiştirilemez" hükümleri olarak geçen "laik ve üniter" devlet yapısının değiştirilmek istendiğini iddia ediyor. AKP'nin Anayasa değişikliğini savunanlar ise, "demokratik ve sivil anayasa" diyerek, 12 Eylül anayasasına tepki duyan tüm kesimlerin desteğini arkasına almaya çalışıyor.

Bugün yeni anayasa tartışmalarının ve bu yöndeki girişimlerin altında yatan asıl gerçek ise; '82 yılından bu yana 25 yıldır yürürlükte olan 12 Eylül anayasasının, egemen sınıfların bugünkü ihtiyaçlarına uygun düşmeyişidir. Bugüne dek çeşitli değişikliklerle idare edilmiş, fakat gelinen noktada yeni bir anayasa ihtiyacı, kendini dayatmıştır. (Tam12 kez, TO'ten fazla maddesi değiştirilmiştir ve artık dikiş tutmaz hale gelmiştir.) Elbette bu adımda, AKP'nin son seçimlerden büyük bir zaferle çıkmasının önemli bir etkisi vardır. AKP'yi destekleyen egemen klikler, arkalarına aldıkları bu rüzgarla devletin tüm kurum ve yasalarını, kendi çıkarları doğrultusunda düzenlemek istemektedirler.

AKP'nin Anayasası, ABD'nin 'ılımlı islam' projesidir

Zafer Üstül'ün Kemalizm ilkelerinden arındırılmış anayasa teklifi ile başlayıp, Prof. Ergun Özbudun başkanlığındaki 6 kişiden oluşan "taslak komisyonu"nun ortaya attığı değişikliklerle "AKP Anayasası" şekillenmeye başladı. Üniversitelerden yargıya, MGK'dan YAŞ'a (Yüksek Askeri Şura) kadar birçok kurumun yetkileri ve sınırları yeniden saptanıyor. Özellikle de askerin devlet yönetimindeki ağırlığı sınırlandırılmaya çalışılıyor. Birçok sav ortada dolaşıyor, fakat taslak henüz son halini almış değil. Aynı şekilde, yeni bir anayasanın bu meclis tarafından mı yoksa "kurucu bir meclis" tarafından mı değiştirilmesi gerektiği ayrıca tartışma konusu yapılıyor. Buna karşın yeni anayasa taslağının, Eylül ayında kamuoyuna sunulacağı, AKP yetkililerce duyuruldu.

Zafer Üstül'ün "ideolojilerden arınmış" bir anayasa olarak lanse ettiği, "renksiz ve sivil" diye tanımladığı yeni anayasanın, "ideolojilerden arınmış" olacağı savı, yapılan ilk demagojidir ve esasında savın kendisi bile ideolojiktir. Çünkü bırakalım bir devletin yönetimini belirleyen esas ilkeleri, dünyada hiçbir görüş yoktur ki, bir ideolojiden bağımsız olsun. "İdeolojisizlik" ya da "ideolojiler üstü" olma savı, her zaman kendi ideolojisine güvenmeyenlerin, onu açık açık savunamayanların yalanıdır ve burjuva ideolojisinin daniskasıdır.

"Renksizlik" de, ideolojisizlik anlamında kullanılmaktadır, oysa yeni anayasanın rengi çok bellidir. 11 Eylül'den bu yana ABD'nin başta Türkiye olmak üzere Ortadoğu ülkelerine biçtiği "ılımlı İslam", AKP'yi şekillendirdiği gibi, yeni anayasaya da rengini verecektir. Dışarıda ABD ve AB emperyalistlerinin, içeride TÜSİAD, TOBB gibi işbirlikçi burjuvaların desteklediği bir hükümetin anayasası, tabi ki onların çıkarları doğrultusunda hazırlanacak, burjuva ideolojisini yansıtacaktır.

"Sivil ve demokratik anayasa" demagojisi

"Renksiz", "ideolojisiz" anayasa söylemlerine benzer bir diğer çarpıtma; yeni anayasanın "sivil" ve "demokratik" olacağıdır. Sivil ile kastedilen, askeri darbe sonrası gerçekleşen anayasalardan farklı olarak seçimle işbaşına gelenlerin hazırlayacağı bir anayasa olması ise, bu sadece biçimsel bir farktır. Anayasanın gerici, faşist-şoven yapısı korunduktan sonra, onun "sivil" ya da askerler tarafından yapılmış olması, bir şey ifade etmez. Kaldı ki 12 Eylül anayasası bile başında yine Prof. unvanlı Orhan Aldıkaçtı tarafından hazırlanmış ve sivillerden oluşan bir "kurucu meclis"ce onaylanıp referanduma sunulmuştu.

Eğer "sivil"lik, demokratikliğin bir göstergesi olarak sunuluyorsa, bu da kocaman bir yalandır. Yeni anayasa, gerek hazırlanış biçimiyle, gerekse içeriğiyle demokrasinin d'sinden bile yoksundur. Göstermelik dahi olsa tabandan gelen taleplere kulak verilmemiş, yukarıdan, alelacele ve gizlice taslak hazırlığına girişilmiştir. İçeriği ise, ilk duyumlardan anlaşılacağı üzere, öze ilişkin hiçbir değişikliği içermemektedir. Öyle ki, YÖK gibi daha kurulduğu andan itibaren eleştiri yağmuruna tutulan ve öğrenci gençlik başta olmak üzere birçok kesimin yıllardır kaldırılmasını istediği bir kurum, sadece sınırlandırılmaktadır. Keza 12 Eylül generallerini yargılanmaktan muaf tutan geçici 15. maddenin kaldırılıp kaldıramayacağı bile kesin değildir. Daha birçok faşist-şoven madde, en fazla küçük rötuşlarla ama özü korunarak tutulmaktadır. Örneğin anayasanın 66. maddesindeki "Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür" cümlesi, 1924 Anayasasına benzer şekilde "Türk denir" gibi bir değişiklikle geçiştirilmiştir.

AKP'nin "demokratlığı ne kadar ise, hazırlattığı anayasanın "demokratik"liği de o kadar olacaktır. AKP'nin "demokrasi"sinin, AB'nin "demokrasisi" ile sınırlı, hatta onun da gerisinde olduğu, geçen 4.5 yıllık sürede fazlasıyla ortaya serilmiştir. İfade özgürlüğü önündeki en büyük engel olan 301. maddenin değiştirilmesine bile yanaşmamıştır AKP hükümeti. Yeni TCK ve sonrasında yapılan değişikliklerle polisin yetkilerini arttıran da yine bu hükümettir.

AKP'nin YÖK, MGK, YAŞ gibi kurumlara itirazı ve çelişkisi de, öze ilişkin değildir. O, kendi generallerinin ve hocalarının, bu kurumların başında olmasını istemekte, ona engel teşkil ettikleri için sınırlamaya gitmektedir. YÖK'ün yerine yetkileri arttırılacak olan "Üniversitelerarası Kurul" ile amaçlanan, üniversitelerdeki laik-kemalist kadroları tasfiye ederek, yerine dinci kadrolaşmayı gerçekleştirmektir. Türban meselesini de bu şekilde çözerek kendi tabanını memnun etmek istemektedir. Keza her yıl YAŞ kararları ile "emekli" edilen dinci subayların tasfiyesini, YAŞ kararlarına yargı yolunu açarak durdurmaya çalışmaktadır. Başbakan Erdoğan, bugüne dek YAŞ kararlarına "muhalefet şerhi" koymakla yetinmiştir, şimdi bu sınırlı muhalefeti genişletmeye, ordu içinde de güçlerini arttırmaya çabalamaktadır.

Demokratik hak ve özgürlükler, mücadele ile kazanılır

"12 Eylül Anayasasının kaldırılması talebi, yıllardır devrimci demokrat kesimler tarafından yükseltildi. İşçi ve emekçiler, örgütlenme, grev ve toplu sözleşme gibi temel haklarındaki engellerin; öğrenci gençlik ise YÖK'ün kaldırılması için yıllarca mücadele etti. Kürt halkı, anayasanın "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" maddeleri arasında yer alan "üniter devlerin "tek dil, tek millet" vb. tekçi yaklaşımına karşı kendi kimliğini ortaya koyan büyük bir mücadele gerçekleştirdi. Keza aydınlar, başta ifade özgürlüğü olmak üzere temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasına karşı çeşitli biçimlerde tepkilerini gösterdiler. Kısacası, toplumun önemli bir kesimi, 12 Eylül anayasasına karşı yıllardır mücadele ediyor. Ne var ki bu mücadele, birleşik bir tarzda yükselip, 12 Eylül anayasasını çöpe atmayı başaramadı. Fiilen geçersiz kıldığı maddeleri oldu, fakat tümden ortadan kaldıramadı.

Şimdi "AKP'nin anayasası" gündemde. Bunun özü bakımından "12 Eylül Anayasasından çok farklı olmayacağı, bugünden bellidir. Çünkü değişiklik, işçi ve emekçilerin, ezilen halk ve kesimlerin mücadelelerinin basıncıyla gerçekleşmiyor. Egemen kliklerin kendi aralarındaki çelişkilerinden ve bugünkü ihtiyaçlarından kaynaklanıyor. Dolayısıyla bu değişikliğin, uzun yıllardır 12 Eylül anayasasına karşı mücadele eden kesimlerin taleplerini karşılaması mümkün değildir. Böyle bir yanılgıya düşülmemeli, AKP'nin yedeği haline gelinmemelidir.

"12 Eylül Anayasası" bugün değilse yarın kaldırılacaktır. Fakat bu düzen değişmediği sürece, anayasaların gerici-şoven karakteri değişmeyecektir. Çünkü bu karakter, 12 Eylül Anayasası ile sınırlı değildir. Kökleri ta Osmanlı'ya kadar uzanan tarihsel bir devamlılığı vardır. 1876'da kabul edilen ve "Kanun-i Esasiye" (Temel Kanun) adıyla bilinen ilk anayasanın ruhu, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonraki anayasalara da taşınmıştır. 1921, 1924 Anayasalarında, "Kanun-i Esasiye"nin kimi maddelerini aynen korumuştur hatta. Örneğin Kanun-i Esasiye'nin 8. maddesinde yeralan "hangi din ve mezhepten olursa olsun bila istisna Osmanlı tabir olunacağı" ifadesi, 1924 Anayasasında "Türkiye ahalisine din ve ırk farklı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla Türk itlak olunur" şeklinde geçirilmiştir. Tek fark, Osmanlı yerine Türk'ün konmasıdır. Keza, "devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü", "resmi dilin Türkçe, devlet dairelerinde çalışmak için Türkçe bilmenin şart olması" gibi hükümler de Kanun-i Esasiye'den aynen aktarılmıştır.

Tarihsel gerçekler de göstermektedir ki, sömürü ve soygun düzeni varolduğu sürece, temel esaslar aynen korunacaktır. Yeni anayasa değişikliği ile "demokratik bir anayasa"ya kavuşulacağı beklentisi boş bir hayaldir. Kitlelerin yükselteceği mücadele ile kimi hakların alınması, anayasada kimi değişikliklerin yapılması mümkündür, fakat bu düzenin esasına ilişkin olamaz. Bugüne dek yapılan anayasalar içinde demokratik hak ve özgürlükler bakımından en genişi olan '61 Anayasası, dünyada ve Türkiye'de yükselen işçi, emekçi ve gençliğin mücadelesi sonucunda elde edilebilmiştir. Bugün de kimi yasalarda değişiklik gerçekleşecekse, bu biçimde olacaktır.

"Demokratik anayasa" devrimle mümkündür

Bugüne dek elde edilen tüm hak ve özgürlükler, büyük savaşımlar sonucunda ve büyük bedeller ödenerek kazanılmıştır. Ve yasalar, bu mücadeleler sonucu değiştirilmiş, demokrasi bu şekilde geliştirilmiştir. Bugün "evrensel ilke" olarak kabul edilen hiçbir hak ve özgürlük yoktur ki, uğruna savaşım verilmemiş olsun. Hiçbirini sömürücü sınıflar, bahsetmemiştir. Her biri, insanlığın bin yıllar süren mücadelesi sonucunda, kan ve can pahasına elde edilmiştir. Onun içindir ki, bazı aydınlar, anayasaları "insan derisiyle kaplı anayasalar" olarak ifade etmektedir.

Bugün de demokratik hak ve özgürlükler mücadelesini yükseltmek, işçi ve emekçilerin anayasa tartışmalarına vereceği en anlamlı yanıt olacaktır. Son yıllarda slogan haline getirildiği gibi, "mücadele edenler her zaman kazanmazlar, ama kazananlar hep mücadele edenlerdir."

İşçi sınıfı ve emekçi kitleler, kendi talepleriyle sokaklara çıkmalı, örgütlenme, grev, toplu sözleşme vb. hakları önündeki engelleri işlemez hale getirmelidir. Öğrenci gençlik, kampuslerden alanlara akmalı, başta YÖK olmak üzere gençliği cendereye sokan her tür kurum ve yasanın kaldırılması için sesini yükseltmelidir. Kürt halkı, yeniden serhildanlarla kendini ortaya koymalıdır. Meclise soktuğu vekiller ile ricacı bir şekilde hak elde edilemeyeceğini görmeli ve yeniden ayağa kalkmalıdır.

Kısaca anayasa tartışmalarının yapıldığı böyle bir dönemde, tüm ezilen sömürülen kesimler kendi taleplerini haykırmalı, egemen sınıfları bu yönde zorlamalıdır. Fakat gerek içerik gerek biçim olarak "demokratik anayasa" ancak devrimle mümkündür. Onun içindir ki, demokratik hak ve özgürlükler mücadelesi, devrim ve sosyalizm hedefine bağlanmak zorundadır. Ancak bu hedefe bağlanmış bir mücadele ile özgürlük alanları genişletebilir ve ancak devrim ve sosyalizm ile insanlığın gerçek kurtuluşu sağlanabilir. Onu yasalarla güvence altına alan, demokratik, sosyalist bir anayasa da ancak böyle bir ortamda gerçekleşebilir. Tıpkı başta Sovyetler Birliği olmak üzere devrim yapmış ülkelerde olduğu gibi…

Ne 12 Eylül, ne AKP Anayasası! "Demokratik anayasa" bizim mücadelemizle kazanılacaktır! Anti-emperyalist demokratik halk devrimi ve kesintisiz sosyalizme geçiş, anayasa ile pekişecek, işçi ve emekçilerin devleti, dünyanın en demokratik anayasası ile taçlanacaktır.

Proleter Devrimci Duruş, Eylül 2007, Sayı 57

 

Happy
Happy
0 %
Sad
Sad
0 %
Excited
Excited
0 %
Sleepy
Sleepy
0 %
Angry
Angry
0 %
Surprise
Surprise
0 %